2 Şubat 2013 Cumartesi

kendini başkalarına anlatabilecek kadar sevmek

(basnot: sozlukteki bir entry'mdir aslinda bu.)

ozguvenin tam ustunde olunmasi gereken hassas cizgisidir. icinden gecen hicbir seyi; hicbir "igrenc" dusunceyi, hicbir ufak ayrintiyi anlatmaktan cekinmiyorsa insan, kendini baskalarina anlatabilecek kadar seviyordur. baskalarinin merceklerinin altinda nasil gorundugunu, baskalarinin kendisini nasil yargiladigini dusunmuyordur. fakat bu demek degildir ki hic hata yaptigini kabul etmemeli insan. tabi ki herkes hata yapar ama iki olasi aciklamasi vardir akli basinda adamin bunun icin; ya aslinda hata baskasindadir ve kendisi elindeki bilgiler isiginda bakildiginda aslinda dogru olani yapmistir ya da hata yaparak ogrendiklerinden oturu o kadar mutludur ki pisman degildir. hem zaten kesin dogrular ve yanlislar olarak bakarsak hayati cok kisitlamis olmaz miyiz diye de devam eder aciklamasina.

bir gun cizgiyi asip kendisini baskalarina anlatabilmesi icin gerekli olandan daha fazla severse biri, orda sagliksiz bir kafa yapisi oldugunu dusunmek icin her sebebimiz vardir. bu asiri sevginin arkasindaki sebep gizli kalmis asagilik kompleksini bastirma mekanizmasi da olabilir, bir cocukluk travmasi da. sebebi her ne olursa olsun yetiskin bir insanin hala bu cizginin otesinde kalmasi, kendisini elestirememesi, hatalarini gosterildigi halde gorememesi, hep kusursuz oldugunu zannetmesi gozumdeki degerini dusuren bir seydir ki bu sekilde dusunen tek kisi oldugumu da zannetmiyorum.

diger taraftan, cizginin beri tarafinda olmak da istenesi bir sey degil. kendisinden utanir mi insan? kendisini yargilanmaktan korktugu icin saklar mi? sirf sana katilmayacak insanlar oldugu icin fikirlerini saklaman kendine onlar kadar deger bicmedigini gostermez de neyi gosterir? ancak, tabi ki otobuste yaniniza oturup allah kitap muhabbeti yapan amcaya inanmadigini soylememek insanin kendini saklamasi sayilmaz. usenirsin bazen, karsidakinin anlamayacagini bildigin seyi bos yere anlatmak istemezsin, bu kabul edilebilir. dunyanin duz olmadigini bildigin halde yasamak icin duz oldugunu soylemen gerekiyorsa bu da bir ozguven problemi degildir. [baska acilardan elestirebilecegim kisimlari olsa da ozguvenle ilgisi yok bunlarin.] fakat en yakin arkadaslarindan bile saklayacagi seyler olan bir insanin sorunlari vardir. yine asagilik kompleksi diyecegim ama bunun sanildigindan daha onemli oldugunu dusundugum icin vurguluyorum, yoksa baska bircok sebepten dolayi da ozguven sorunlari olabilir insanin.

bu cizgi o kadar incedir ki, her zaman ve her acidan tam olarak ustunde kalmak neredeyse imkansizdir ama zaten hayat da tek boyutlu degildir. -tercihen- o noktada sureksiz olmak kaydiyla anlik sapmalar olabilir. ornegin harika bir bulusun yapildigi veya daha once yapilan bir hatanin fark edildigi an insan heyecanla olmasi gereken konumundan biraz "deviate" edebilir. kusursuz bir insan olarak, ben bile bazen kendimi cizginin bir tarafinda bulurum. mesela binlerce makale ve kitap yazilmis, yillarca tartismalar yapilmis bir literaturle ilgili ilk defa arastirma yaptigimda basim doner, kendime devasa okuma listeleri hazirlayip insanlardan uzaklasirim orda neler dondugunu iyi kotu anlayana kadar cunku hem vakit kaybetmek istemem, hem de bilmedigimi cok iyi bildigim cok fazla sey varken kendimi rahatsiz hissederim insanlarin yaninda. tabi bazi zamanlarda da mukemmel oldugunu dusundugum bir is basardigimda cizgiyi asarim. fark edilmesi gereken sey, yetersizlik hissinin de, asiri ozguvenin de hayatin farkli boyutlarinda olmasidir. yani, bir acidan ozguven dibe vurmusken, baska bir acidan tanriligini ilan edebilir insan, celiskili bir durum yok. fakat, boyutlar arasindaki iliski oyle olmali ki, hepsinin toplami incelendiginde insan cizginin tam uzerinde olsun.

insanin her seyi soyleyebilecek olmasi gerektigini soyledim ama bu demek degildir ki birinin aklindan bir dusunce gectiginde -ki bu her saniye gerceklesir- illa kosa kosa gidip arkadaslarina bunu anlatmali. onemli olan anlatmaktan cekinmeyecek olmasidir. bu hem arkadaslarina karsi ikiyuzluluktur -ama bunun konumuzla alakasi yok-, hem de insanin kendi kendisini bir noktada yanlislamasidir. kendisinden emin olduktan sonra aklindan gecen bir dusunceden, yapmak istedigi veya yaptigi bir seyden neden utanir, cekinir ki insan? yanlis oldugunu bildigi bir seyi yapmaktan veya dusunmekten cekindigi icinse, yanlisi nasil tanimladigina tekrar bakmali. yanlis oldugunu dusunmedigi halde "el alem ne der?" endisesiyle bir seylerden kendisini uzak tutuyorsa, el alem neden bu kadar onemli diye sormak lazim o zaman da.

insan sorunsuz olmak zorunda degil tabi, bu da var. yasadigi bazi seyleri saklamayi sistematik olarak tercih eden insan "kotudur" diyemeyiz. bunun kotulukle, iyilikle alakasi yok. bu sadece kisinin huzuru, kendi ile barisikligi, gecmisini ve dusuncelerini ne kadar anlamlandirdigi ile ilgilidir. bunlar da kisinin mutlululugu demek degildir. zannedilmesin ki burda anlatmakta oldugum seyler insanin mutlulugu icin. huzurlu olmak icin gerekli bir seyin mutlulukla bu kadar uzak olmasi sasirtici bile gorulebilir yuzeysel bir bakista. fakat burada mesele aslinda ne tur bir mutluluktan bahsedildigidir. eger yemekle, ickiyle, seksle, gezip tozmayla mutlu olmak isteniyorsa bu gayet mumkundur. fakat isigi goren insan bir daha bu tur seylerle mutlu olamaz. yer, begenir veya begenmez, gecer. yasadiklarini, yaptiklarini, dusunduklerini sorgulamadikca ici rahat etmez. fakat bunlari yaptikca da sorular birbirini kovalar, daha oncekilere cevap bulamadan. hem zaten bu sorularin dogru cevaplari da yok veya birden cok. lakin bu adamin da mutsuz sokrates olmaktan bir haz aldigini dusunmek yanlis olmaz.* bu noktada aslinda bazi insanlar icin mutlulugun imkansiz oldugu anlasiliyor.

hep ideal gazla, surtunmenin sifir oldugu ortamlarda calistik fakat cevresel faktorler nedeniyle elde olmayan sapmalar ne yazik ki mumkundur. insan -yine ne yazik ki- cevresinden etkilenebilen bir canli. sadece cevresel degiskenlere verilen biyolojik tepkileri kastetmiyorum tabi ki. ornegin cok sabirli bir insani 100 tane simarik veletle ayni yere kilitlerseniz sifirdan katil yaratmis olursunuz. bu insan o odaya girmeden once katil degildi, ciktiktan sonra belki yine olmayacak, fakat icerdeyken katildi. benzer sekilde gerizekali insanlarin arasinda kendini bir halt zannetmek gibi bir bug'i da vardir insanin. kim ne kadar inkar ederse etsin, herkesin zaman zaman, dile getirmese dahi hissettigi bir seydir bu. benzer sekilde ilgilenilmedigi bir alanda uzmanlasmis 10 tane profesorun sohbetine dahil olmak zorunda kalan insanin da kendisini cahil hissetmesi gayet mumkundur. bu durumda, yukarida hayatin tek boyutlu bir uzay olmadigini soyledigimi hatirlatmak istiyorum. buna dayanarak zamani da -belki de [ne demekse] en onemli- boyut olarak kabul edersek, ilk durumdaki kisi icin yetersiz insanlarin yaninda kendisine fazla deger atfettigini fark ettigi anda pismanlik yasayip, kendisini asagi hissedip durumu dengeleyebilecegini varsayabiliriz. benzer argumanlar ikinci durum icin de uretilebilir.

3 Ekim 2012 Çarşamba

musluman olmamak = nefret sucu islemek


malum, sevan nisanyan sagolsun yine bir laf atti, ustune atlamayan kalmadi. ben bir seyleri kacirmadiysam ustune atlanan kisim su;

Buna karşılık, bundan yüzlerce yıl önce Allah’la kontak kurduğunu iddia edip bundan siyasi, mali ve cinsel menfaat temin etmiş bir Arap lideriyle dalga geçmek nefret suçu değildir. “İfade özgürlüğü” denilen şeyin, adeta anaokulu seviyesindeki bir test örneğidir. 

18 Eylül 2012 Salı

selam vermek: a bilmem ne approach

10.27'de dehset icinde uyanmisim, guya 9'da kalkip dus alacaktim. dersin nerede oldugunu bilmedigim icin bir taraftan bilgisayarimi acip, bir taraftan da kablosunu toplayip cantaya yerlestirmekle ugrasiyorum. ders kevin'in gec kalirsam ilk defa universitede siniftan atilma tecrubesi yasayabilirim. 10.33'te dersimin yerini de ogrenip hizli hizli yuruyerek sinifin yolunu tuttum. ancak takdir edersiniz ki ne kadar antisosyal falan da olsam 4. seneye basladigim universitede bir suru insan taniyorum ve bunlardan biriyle karsilasmadan kampus icinde bir yere ulasmam neredeyse imkansiz. ozellikle donemin yeni basladigi bugunlerde yolda karsilastigim insanlardan cogunu bu donem ilk defa goruyorum. "aa n'aber ya kilo almissin/vermissin!!" veya "ee n'aptin tatilde?" muhabbetleri arasinda sinifa ulasmaya calisiyorum. bu insanlar arasinda cok sevdiklerim de var, "x de iyi cocuk/kiz aslinda..." dediklerim de, hic tanimadiklarim da, 5 donemdir birlikte bir suru ders alip adini dahi bilmediklerim de. farkli bir siniflandirmaya gidersek, bu insanlar arasinda benim gibi acelesi olanlar da var, hocasi syllabus verip 10 dakikada biraktigi icin vakit gecirip cene calmaya yer arayan da, bu iki ekstrem durum arasinda farkli noktalara dagilmis olanlar da. hazir konu yeterince karmasiklasmisken isin icine bir siniflandirma daha yapalim, bu insanlar arasinda beni seven de var, sevmeyen de, benden nefret eden de. benim ve karsimdaki kisilerin mutluluk/mutsuzluklari da isin icine girmeli. ayrica karsi taraftaki insanlarin selam verme uzerine dusunceleri de gayet onemli. artik hic ustunde durulmayan bir konu olan selam vermenin aslinda hic de oyle basit bir mevzu olmadigini artik anlamissinizdir saniyorum.

27 Ağustos 2012 Pazartesi

cocukluk anilari ve nostalji: uncle mahmut case

soze sacma sapan bir cumle ile baslamak neden daha etkileyici oluyor diye dusunuyorum da cevap bulabilmis degilim henuz. acaba diyorum, siradan baslayip cok guzel devam eden bir sey, artistlik baslayip devaminin saglam gelecegini gosteren bir cumleye gore okuyucunun daha hazirliksiz yakalanmasina mi sebep oluyor? neyse simdi sorunum bu degil.

25 Ağustos 2012 Cumartesi

bombos bir gun en fazla ne kadar bos olabilir?

uyuyordum. bir anda annem ve babam tepemde. sorunun farkindayim, kardesimin yataginda uyumusum. 2 gun uyumadigim icin de okuz gibi yatiyorum. beni nasil kaldiracaklarini konusuyorlar. tabi ki onlari duydugumu belli etmiyorum. babam "hadi oglum, hadi. hadi bak kendi yatagin var. hadi gel." falan diyor. cocukluguma donuyorum. annem ustume ortecek bir sey getiriyor ama cok kalin, direk aciyorum ustumu. babam "sicakliyor, ince bir sey getir." diyor. ince bir carsaf getiriyor annem. bu iyi, koluma dolayip sariliyorum, ustum yine acik. "klima tam sirtina vuruyor, hasta olursun." diyorlar. duymamis gibi yapiyorum. annem elinde bir tabakla gelip "kac saattir uyuyorsun? yemek yer misin? bak bilmem ne var, kofte var. hadi biraz ye de geri yat." diyor. "NE KOFTESI YA UF, GITSENIZE BASIMDAN.", yatiyorum. babam "ugrasma hadi, kalkmaz bu." diyor. gidiyorlar. acaba saat kacti tum bunlar yasanirken? galiba erkendi, aksam 10 diye tahmin ediyorum ve beni de tum gun uyudum zannettiler. neyse artik, cok umrumda degil.

19 Ağustos 2012 Pazar

sevgili blog diye baslayacak yazi

sevgili blog,

bugun bayram. evde yalnizim. sabah 6'da uyandim. bir sure yatakta donup durdum, daha uyuyamayacagimi anlayinca mecburen kalktim. stars'a baktim, ders saatleri belli olmamisti. nese hanim'i ozleyecegimi fark ettim. sahi, o neden gitmisti acaba? erinc hoca ona is teklif olabilir miydi? bunu yakinca anlayacagiz. saka maka yasar da bir suru hoca topladi. kahve yaptim, french roast kalmadigi icin sumatra aldigim gune kufrederek. balkona cikarttim kucuk masayi. plastik sandalyelerden birini koydum onune. 6'li prizi de kapidan cikari uzattim. bilgisayari tekrar acip dire straits - sultans of swing: the very best of dire atraits dinlemeye basladim. son birkac gun icinde okudugum ve bundan sonraki gunde okumayi dusundugum kitaplari masaya yigdim. su an okumakta oldugum kitaplari da getirdim en son. az bir seyi kalan romani bitireyim dedim once, `puslu kitalar atlasi`. kahvemi icerken bir taraftan da terledim. karsi apartmandan bir teyzenin benim de duymam icin bagirarak beni ayipladigini duydum; "donuyla cikmis balkona, suna bak!" ogluydu herhalde, bir cocuk "otur da kahvaltini yap, yahu sana ne milletin ne giydiginden? adam ders calisiyor, rahatsiz etme." donup "teyze deniz sortum da ayni boyda boxerimla. orda gorunce dert olmuyor da burda niye oluyor?" diyecektim, usendim. duymamis gibi yaptim. balkonun kosesine gunes vurmaya basladi, kufrettim cunku birkac saat icinde tepeme gelecekti gunes. asagi yukari bu noktada cekildi bu fotograf.



2 Temmuz 2012 Pazartesi

koku

toplamda insanliga katkisi negatiftir. kokulari (ayrimin kendisi oznel olsa da herkes icin ayri ayri) ikiye ayirabiliriz: begenilen ve begenilmeyen kokular. hesaplari herhangi bir a kisisinin tercihlerine ve utility function'ina gore yapiyorum.

herkesin begendigi bazi kokular vardir ve bu insanlara tabi ki belli bir fayda saglar, biz bu faydaya x diyelim. fakat bir de bu begenilen kokulara hasret kalinip o kokularin ozlendigi zamanlar vardir, burda da insan uzulur, bu etkiye y diyelim. sevilen bir kokunun basa bela oldugu baska bazi durumlar da var, asagida ornegini verecegim, onun zararina da z diyorum. sevilmeyen bir kokuya maruz kalmanin zararina t, ondan kurtulunca hissedilen hazza q diyorum.

bu notasyona gore;

x+y+z+t+q<0 cunku x<|y+z| ve |t|>q. (bunlari teker teker ispatlamaya girismeyecegim cunku yeterince yerim yok. alttaki paragrafta buna bir aciklama getirecegim.) kokunun bireylere etkisi ayri ayri negatifse, toplam etkisi de negatiftir. (bana bunu ispatlatmayin. (bkz: construction of the real numbers))

dikkatli olan bazi arkadaslar fermat tipi ispat tarzini kullandigimi fark etmislerdir. (bkz: dans edemeyen damat yerim dar dermis) yapacak bir sey yok, haklilar. matematiksel gibi gostermeye calistigim bu entry aslinda tamamen empirik dataya dayaniyor, yani benim tanidigim neredeyse tum insanlar icin bu boyleydi ve ben de bunu genelledim. evet, hic bilimsel olmamis, ben de fark ettim. allah benim belami versin, ne pislik bir insanmisim meger. sen tut millete metodolojik elestiriler yaz, sonra ayni bokun lacivertini ye. fakat bir sor, ben bunu neden yaptim? niye ozellikle bugun yaptim? acikcasi zamanlamam manidar. zira bugun z tipi bir zararla karsilastim ve aslinda tek yapmak istedigim bunu anlatmakti fakat olay uzerine dusunurken aklimdan gecen her seyi yazdim. *

z tipi olay da su: bugun servisle okula giderken tesadufen yanima bir hoca oturdu, konusmaya basladik. fakat hocanin parfumu eski sevgilimin parfumuyle ayniydi. kadin bir seyler soyluyor, benimse kokunun hafizama yaptigi etki nedeniyle dikkatim surekli dagiliyor ve cevap vermem gerektigi zaman tek soyleyebildigim "efendim?" oluyor. kadincagiz nerden bilsin benim aklimda sacma sapan, hatirladigimin bile farkinda olmadigim bir ton gereksiz aninin dolastigini. ("aa bilmem nereye gitmistik lan biz onla." gibi seyler. ) sacma sapan bir diyalog oldu, monolog gibiydi daha cok, rezil oldum.

neyse ben normalde aniya fikir serpistirecekken entry'ye ani serpistirmek eylemini gerceklestirdim. bu entry'yi de sevgili marcel proust'a ithaf ediyorum.

ayrica mutlaka,

(bkz: marcel proust)
(bkz: a la recherche du temps perdu)
(bkz: proustian memory)
(bkz: involuntary memory)
(bkz: priming)



ps: bazilarinizin en bastan tahmin etmis olabilecegi gibi bunu eksi'de entry olarak yazmistim ama buraya da kopyaladim.

3 Haziran 2012 Pazar

Epistulam ad Mosquitam (A Letter to Mosquito)


Dear mosquito,


I understand your attempt to suck my blood and I truly respect your effort. To be honest, I think there are some species on the earth that think we do much worse things to them then you do to us. However, this is how things work, you know. So I don't write this letter to only say "please leave me alone, you son of a bitch." but I will also tell you about a 1 years old baby that I can save if you don't suck my blood and some risks of sucking my blood.


I donate blood regularly but if you and your friends continue to decrease my blood level, I might be unable to donate blood after some point. Think of a baby who lost half of his blood during parturition of whom blood type is A+. I know you love A+ but if you go and suck some AB+/-, 0+/-, B+/- or even A-, I can save this damn baby. Don't you also want to save his life? As you are so stupid to understand what is so important about his life for you, I'll tell it explicitly; If the baby grows up, he will carry liters of blood. You are going to have his blood plus mine.


Another reason not to suck my blood is I ate chicken. You suck my blood in your body so you actually, suck chicken in your body. Don't you feel that this is disgusting? I mean who wants a chicken in her body except foxes or boa constrictors. You see, we have something common.


Lastly, I drink a lot of coffee and alcoholic beverages which means my blood contains high levels of caffeine and alcohol. However, presumably, caffeine and alcohol does not exist at the same time which has implications for your tiny little organism. When there is lots of caffeine in my blood, if you suck it, you will fly like crazy and we will be able to kill you very easily. When there is lots of alcohol in my blood, if you suck it, you can't fly and again, we will kill you. I don't even mention to risks of blood attacks because of caffeine and alcohol. As you see, sucking my blood is not very clever idea because times that I drink coffee and times that I drink alcoholic beverages are collectively exhaustive and mutually exclusive.


In short, by not sucking my blood, you can save a baby that will provide you and your species lots of blood for years, avoid including a chicken and risks of dying because of caffeine or alcohol. What else do you need to get out of my fucking room, you bitch? If the problem is starvation, I swear I am going to provide you enough blood in a plate daily in front of my window. Just get out or I will do things, things that you cannot imagine, things that are not done for ages, things that will cause extinction of your species. OK, I am talking about planting eucalyptus and use insecticide in my room but you must believe me, I will do it. GET OUT.


Sincerely,
Homo ludio.

17 Mart 2012 Cumartesi

bir cocugun bir gunu

o gun yine annesinin evin icinde dolasirken sebep oldugu gurultu nedeniyle uyanmis, yatakta her gun oynadigi oyununu oynamaya baslamisti. evden cikmak icin hazirlandiktan sonra kendisi icin masanin ustune bir paket cikolata koyan annesini odasinin gece yalniz uyurken korktugu icin aralik birakilmis kapisindan gozleriyle takip ediyor ama bir taraftan da uyumaya devam ediyormus gibi gozlerini kisiyordu. annesiyse onun bu aliskanligini cok iyi bildigi icin ona gore davraniyor ve bu sayede oglunun bir adim onune gecebiliyordu. kadin o gun normalde tercih ettigi gibi izlendiginin farkinda degilmis gibi hareket etmek yerine "aksam geldigimde eger bu cikolatanin paketini acmamis olursan, sana en sevdigin pastadan yapacagim. ayrica cikolata da yine senin olacak." dedi. cocuksa annesi uyudugunu anlasin ve duymadigini bilsin diye gozlerini siki siki yumdu. annesi gulumseyerek gelip optu onu, "uyuyorsun demek, cikolatadan da haberin yoktur o zaman, yani onu ben yiyebilirim." dedi. cocuk blof yaptigini dusundugu annesini yine goz ucuyla izlemeye baslamisti. annesinin masaya dogru yurudugunu gordu ve bebekliginden beri yapilan ve artik hic de komik olmayan sakalardan birisinin yapildigini zannetti. annesi paketi eline alacak, yiyormus gibi yapacak, tam o anda kendisi dayanamayip konusacakti ve annesi de aslinda yemedigini gosterecekti. ancak annesi paketi acip ilk isirigi aldiktan sonra gercekten uzuldu ve "o benimdi, yiyemezsin onu." diye bagirip neredeyse aglayarak kostu. annesi onu iyi taniyordu, cantasindan ayni cikolatadan bir tane daha cikartip yine masanin ustune, tam olarak ayni yere birakti ve ogluna isterse yeni cikolatayi yiyebilecegini ama kuralin gecerli oldugunu hatirlatti. cocuksa artik gercekten son sesiyle bagirarak agliyordu: bana ne, o benim cikolatamdi. ben onu yemek istiyordum, bunu degil. "ama annecigim, ikisi ayni, sen de goruyorsun.", "bana ne." yavas yavas bagirmayi birakti ve annesinin teklifini dusunmeye basladi. o arada annesi tekrar onu tekrar opup ise gitmisti. hemen yanagini sildi gostere gostere, opulmeyi sevmiyordu, bunun bilindigini de biliyordu ve buna ragmen opuldugu zaman opulen yeri silerek insanlari "cezalandiriyordu". bilemezdi bunu yaptigi zaman daha sevimli gorundugunu. dusunuyordu simdi, onun en sevdigi pasta adini henuz soyleyemese de tramisuydu. tramisuyu masadaki cikolatadan daha cok seviyordu ama onun icin aksama kadar cikolatayi yemeden beklemesi gerekecekti. ancak, eger aksama kadar cikolatayi yemeden beklerse onu da daha sonra istedigi zaman yiyebilecekti. kolay bir karar degildi bu, hem de hic kolay degildi. cikolatayla beraber tekrar yatagina gitti. komidinin uzerine cikolatasini birakti ve devam etti dusuncelerine. cikolatayi simdi yeyip, aksam da pastasini yiyebilmenin yollarini ariyordu tam da ne ile ugrastiginin farkinda olmadan. acaba cikolatayi yeyip de paketin icine baska bir sey doldursa annesi anlar miydi? evet, mutlaka anlardi cunku o "buyuktu". peki ya acip birazini yese ve sonra bantlasa? hayir, hayir bu da olmazdi. annesi bunu da anlardi. ne yapacagini bilemeden yatip cikolatasini seyrederken her sabah annesi gittikten sonra yaptigi gibi yine uyumustu. uyandiginda cikolatayi gorunce cok sevindi. tam paketi acip yiyecekti ki annesiyle sabah yasadigi ilginc konusma geldi aklina. acaba o konusma gercek miydi yoksa ruya mi gormustu? gercek olmaliydi yoksa cikolata da gercek olmazdi. fakat belki de cikolata zaten gercek degildi ve hala ruyadaydi! bu dusunce onu korkuttu. kosarak alt kata indi ve merdivenin kenarindaki telefondan annesinin isyerini aradi: once 4, sonra 5, sonra 3 ve diger sayilari teker teker cevirdi ve eski telefonun her cevirmeden sonra cevirdigi sayi kadar citirdamasini sayarak eglendi. telefonu annesinin oda arkadasi actigi icin biraz uzuldu, cunku bu teyze kendisini cok fazla opuyordu. gerci aldigi hediyeler hep cok guzel oluyordu ama yine de opulmekten hoslanmiyor. fakat bunu ona belli ederken de tekrar hediye almamasindan korkuyor, arada kaliyordu. telefondaki teyze yine her zamanki gibi sohbet etmeye calisiyordu: onu ozlemis miydi? istedigi bir oyuncak var miydi? annesini neden aramisti? oysa her soruya cevabini dikkatle seciyor, teyzenin sevilmedigini fark etmemesini istiyor ama ona iyi davranmak da icinden gelmiyordu. annesini istedi telefona ama annesi "derste"ydi. kendisi daha once annesinin okuluna gittigi icin dersin nasil bir sey oldugunu biliyordu. kocaman bir binada, kocaman odalar vardi. bu odalarda da cok garip sandalyeler vardi. sandalyeler garipti cunku bir taraflarinda adini bir turlu ogrenemedigi bir sey vardi. orda cok buyuk abiler ve ablalar oturuyor, annesi de onlara bir seyler anlatiyordu. tum abiler ve ablalar da onu dinleyip onlerindeki sandalyenin o adini ogrenemedigi kismina koyduklari defterlerine bir seyler yaziyordu. gerci kendisi ne anlattigini hic anlamiyordu ama yine de annesiyle birlikte derse gitmekten zevk aliyordu. ozellikle ilk gidisinde cok mutlu olmustu cunku annesi tahtaya yazi yazinca yazilani farkinda olmadan sesli bir sekilde okumus ve bir anda ilgi odagi olmustu. cok utanmisti aslinda herkes kendisine bakip "hadi bunu da oku, bak burda ne yaziyor?" gibi seyler soyleyince ama icinde sebebini tam anlayamadigi guzel bir duygunun filizlendigini de hissetmisti. bir abla onu kucagina alip opunce cok utanmis ve yine anlamadigi bir sekilde kipkirmizi olup sicaklamisti ama yine de sevmisti o ablayi. o gunden sonra da her derse gittiginde o ablayi bulmaya calismisti ama bazen bulamamisti. her neyse, annesi derste olduguna gore telefonu artik kapatabilirdi. annesinin onu israrla alistirmaya calistigi gibi tesekkur etti ve kapatti telefonu. alt katta olduguna gore mutfaga girip bir seyler yiyebilirdi, hem boylece cikolatasini da yememis olurdu. dolabi acti ve bir tencerenin icindeki eristeli yesil mercimegi gordu. bu yemegin adini bilmiyordu ama onu seviyordu. tencereyi yavas yavas cekerek kucagina aldi ve sarilarak tezgaha kadar tasidi. sonra tezgahin karsisindaki masanin kenarindan bir sandalyeyi yavas yavas cekerek tezgaha dayadi, ne kadar da agirdi bu sandalyeler! sandalyenin uzerine cikip oradan da tezgaha tirmandi. babasini oglenleri yaparken gordugu seyi simdi kendisi yapacakti ve bunun icin cok heyecanliydi. kucuk bir metal tabak buldu tezgahin uzerindeki dolaptan. aslinda neden onu kullanmasi gerektigini bilmiyordu ama babasi oyle yaptigina gore kendisi de oyle yapmaliydi cunku babasi her seyi biliyordu. cekmeceden aldigi kendi kasigiyl tencereden tabaga aktarmaya basladi corbasini. 1, 2, 3, 4, 5, 6, mustafa'nin sesi geldi disardan! kacta kalmisti? unuttu. yemegini cabucak yeyip sonra mustafa ile parka gidip oyun oynamaya karar verdi. hem belki ayca da gelirdi, bunu cok isterdi cunku ayca'yi seviyordu. tabak yavas yavas dolmaya baslamisti. simdi onu ocaga goturmesi gerekiyordu ama nasil yapacagina karar vermesi icin biraz dusunmesi gerekti. sonunda tezgahin uzerinde yuruyup lavabonun da icine basip gecerek gitti ve ocaga koydu. tekrar sandalyesinin oldugu yere gidip asagi indi. dolabi acti, onune kapanmamasi icin bir sandalye koydu, tencereyi kucaklayip dolaba koydu ve sandalyeyi cekerek dolabi kapatti. iste simdi en zor kisima gelmisti, ocagi nasil yakacakti? her gun anne ve babasindan gordugu gibi once eline elektrikli cakmagi aldi. sonra onundeki tuslarin uzerinki isaretleri inceleyerek hangisini cevirmesi gerektigini anlamaya calisti. annesi yemek yaparken ona "yardim etmek icin" birkac defa yaptigi icin nasil cevirilecegini biliyordu ama hangisini yapmisti acaba? sonunda anladi, ocagin resmiydi o isaretler! kendisini cok mutlu hissederek dogru tusu cevirdi ve cakmagi sokup dugmesine basti. iste o anda bir sicaklik hissedip cok korktu. o kadar korktu ki duvara yaslanip aglamaya basladi. sonra bakti ki ocak yanmisti. korkusunu unuttu cunku bu arada aklina ayca gelmisti yine. cabuk yemeliydi yoksa o parka gidemeden annesi gelir ve oynamasina izin vermezdi, ayca da aksamlari onlara gittiklerinde hemen uyurdu ve oynayamazlardi. aslinda ayca da uyumak istemiyordu ama annesi mehtap teyze o kadar kizardi ki uyumayinca kizcagiz mecburen yatagin yolunu tutardi annesi soyledigi zaman. bu arada tabaktaki yemegin uzerinde kopukler vardi. boyle olunca "pisiyordu" yemek, bunu bildigi icin sevindi. demek dogru yapiyordu. sonra yemegin tadina bakmak geldi aklina. cunku yemegin tuzu az olabilirdi ve o yemegi tuzlu severdi. sandalyesini ocagin onune cekti ve sicaktan korktugu icin cok dikkat ederek yukari tirmandi ve az once tabaga yemegi koydugu kasigi aldi eline ve agzina goturdugu anda dilinin yandigini hissetti. tezgahin uzerinde kosarak lavaboya gitti, agzindaki her seyi aglayarak tukurdu ama agzindaki aci gecmedi. su icti ama agzi daha cok acidi. sonra aklina ocagi kapatmak geldi. tezgahtan sandalyeye indi, sandalyeden yere. ocaga kostu ve kapatti onu. dolaptaki buzlar geldi agzina. daha once cay dokulup eli yandigi zaman annesi eline buz koymustu hemen. dolabin onune gitti, arkasindaki sandalyeyi cekti ve dolabin kapagini acti. sandalyenin uzerine cikti. buzlarin oldugu kisim icin ayri bir kapak vardi. onu da acti ve iste simdi annesinin oynamasina izin vermedigi buzlar karsisindaydi. avucunu dolaptaki "karlara" bir kurek gibi surterek doldurdu ve sonra kucucuk avucundaki buzlari agzina doldurdu. sonra yavas y avas geriye dogru isletti baslangictaki proseduru. icerdeki kucuk kapagi kapatti, sandalyeden indi, sandalyeyi dolabin onunden cekti ve dolabin kapagini yeni kapatmisti ki agzindaki buzdan rahatsiz oldu, tadi cok garipti! hemen diger sandalyeye kosup tezgaha cikti ve bu sefer lavaboya yetisemeden, tezgaha tukurdu agzindaki buzlari. sucluluk duygusuyla lavaboya gidip annesinin bulasik yikarken kullandigi, kendisinin banyoda kullandigi sungere benzeyen seyi eline alip onunla sildi tukurdugu buzlari. artik agzi daha az yaniyordu. aklina tekrar ayca geldi ama once yemegi yemeliydi. annesinin sicak seyleri tutarken kullandigi eldivenleri ziplayarak indirdi  askidan. ellerine gecirdi ve kisacik boyuna ragmen ocaktaki tabagi alip dokmeden masaya goturmeyi basardi. bir sandalyeye oturdu ve yemeye basladi. iste o anda fark etti ki yemegin tuzu yoktu. hemen tezgaha tirmandi diger sandalyesinden ve beyaz kavanozdaki "tuzu" aldi dolaptan. asagi indi, sandalyesine oturdu. kavanozu acip "tuz" dokmeye basladi tabagina. dokup, karistiriyor. tadina bakiyor, tuzu yetersiz bulup tekrar dokuyordu. bir yerden sonra oyle bir noktaya geldi ki yemegin tadi yiyemeyecegi kadar kotu olmustu ama hala tuzu yoktu. bu nasil olabilirdi ki? o sirada annesinin firinda pisirdigi seylere koydugu sey geldi aklina. o da ayni tuz gibi gorunuyordu ve annesi kendisini surekli o ikisini karistirmamasi konusunda uyariyordu. kendisi de bir kere tuz zannedip yine o kavanozdaki seyi kasiga koymus, sonra agzina aldigi anda kusmaya baslamisti. yine ayni seyi tuz zannettigini fark etti. o yine adini bilemese de yemege doldurdugu sey karbonatti. annesine soylerse cok kizardi annesi. belli olmamasi icin yemesi gerekiyordu yemegin hepsini. ama yemegin tadi da cok kotuydu. neredeyse aglayarak bitirdi tabagi. artik disari cikip oyun oynamak da istemiyordu cunku midesi bulaniyordu. midesi bulandigi zamanlarda hep yaptigi gibi sirtustu yatip unutmaya calisti ama gecmedi bulanti bu sefer. sonra birden kusacagini fark etti. kosarak tuvalete gitti ve kapiyi acar acmaz kusmaya basladi. biraz rahatlamisti ama simdi de tuvaleti temizlemesi gerekiyordu, yoksa annesi yine anlayabilirdi  yemek "pisirdikten" sonra icine tuza benzeyen diger beyaz seyden koydugunu! fircayi eline aldi ve suyu acti cocuk. disardan ne kadar da komik gorunuyordu ayaginda kucucuk kendi tuvalet terligi ve elinde kocaman firca ile. yerleri temizledi su tutup firca ile kusmugu kovalayarak. elini de yikadi annesinden ogrendigi gibi. tam cikacakti ki yine dehsete kapilmasina neden olan bir sey gordu, tuvaleti yikamaya calisirken disariyi da islatmisti, hem de cok fazla suyla. aklina tuvalet kagiyla silmek geldi yerleri. hemen birkac parca kagit kopartip yeri kurutmaya calisti ama yetmedi. daha cok kopartip tekrar geldi, tekrar tekrar yapti bunu. sonunda yerler de kurumustu. tekrar elini yikadi ve salona gitti. biraz muzik dinleyeyecekti. baris manco'nun kasedini buldu kaset cekmecesinden. bir sandalyeyi vitrinin onune cekti, onun uzerine cikip muzik setine ulasti, kasedi takti ve dinlemeye basladi. baris manco'yu cok seviyordu cunku ondan surekli yeni seyler ogreniyordu televizyonda. aklina ayca geldi, nasil da unutmustu! kosarak gidip ayakkabilarini giydi. kapiyi acmaya calistiginda kilitli oldugunu fark etti. ayakkabilarini cikartmaya da cok useniyordu. annesi evde olmadigina gore salona kosa kosa gidip anahtari alip yine kosa kosa ordan geri donse kimse fark etmezdi ki. hemen gidip anahtari aldi, kilide takip zorlanarak cevirdi. sonunda disardaydi ama bu sefer de cikolatasi geldi aklina. onu yanina alip istedigi zaman yemeye karar verdi. yine ayakkabilariyla bu sefer ust kattaki odasina kosup cikolatasini aldi. cikip mustafa'yi aramaya basladi. aramaya her zamanki gibi parktan basladi ve zaten aradigini da orda buldu. mustafa'yla birlikte ayca'nin evine gidip onu da cagirdilar.


(expected) to be continue...

olmayan sevgili veya kitaplara asik olmak


hic sevgilinizin yuzune dokundugunuzu zannederken uyanip kucaginizdaki seyin sevgiliniz olmadigini fark ettiginiz oldu mu? benim oldu. ruyamda sevgilim uyuyordu ve ben de biraz once uyanmis, onu uykusunda seyrediyor ve onun yuzune dokunuyordum. sonra birden derisinin ne kadar sert oldugunu fark ederek irkildim. burada hayalgucunuzun sinirlarina gore farkli seyler dusunebilirsiniz. ben ruyamda sevgilimin bir zombi oldugunu ve birazdan beni oldurebilecegini dusunmustum misal ama daha "makul" arkadaslar sklerodermadan da suphelenebilirdi tabi, benim yerimde olsaydi. (fakat benim yerimde olamazdi, yani aslinda suphelenemezdi.) her neyse sonra bir anda gozlerimin kapali oldugunu fark ederek dehsete kapildim. bu nasil olmustu? nasil ben kapattigimi hatirlamadan kapanabilirlerdi ki? gozlerimi acip guvende oldugumdan emin olmak icin "sevgilimi" izlemeye devam etmeliydim, gozkapaklarimi yeterince iyi zorlarsam bunu basarabilirdim. actim ve tam olarak sunu gordum:


 
evet, yastigimin yanindaki kitap tepeciginden bahsediyorum. meger zombi sevgilimin denizden yeni cikmis ve yikanmadan kalip sertlesmis gibi gelen saclari okumak icin ciktisini aldigim makalelerin ayrik sayfalariymis, meger alninda zannettigim sert deri mas-colell ve arkadaslarinin "microeconomic theory"siymis, meger decameron'mus sevgilimin sert yanagi. ister inanin, ister inanmayin; bu gercegi kabullenmek benim icin hic de kolay degildi. o kadar gercekti ki! bilincim yerine geldikce aslinda buna sevinmem gerektigini cunku sevgilimin zombi olmadigini, ayrica bana zarar veremeyecegini fark edip belki de bu kadar uzulmemem gerektigini anladim. fakat, bilinc de ayni bilgisayariniz gibi yavas yavas aciliyor. bir sonraki aydinlanma bundan daha sert oldu: benim sevgilim yoktu. su an hissettiginiz duygulari ve yuzlerinizdeki gerginligi tahmin edebiliyorum cunku siz sadece empatik bir simulasyonunu yasarken ta kendisiyle yuzlesmistim bu gercegin. peki ama ruyamdaki kimdi o zaman? bunu dusunmeye basladigim anda pensieve'in icindeki bir dusuncenin sonuna yaklasildiginda oldugu gibi, ruya ve zihnim bulaniklasmaya basladi. ruyam, bilincimden kaciyordu ve elimi derinlere daldirip onu tutmazsam sevgilimin kim oldugunu asla bilemeyecektim. en azindan kitaplara can havliyle bir kez daha sarilirken boyle dusunuyordum ama fiziksel olarak orada bulunan seylerin kitap oldugunu ve ruyalari ellerimle tutamayacagimi fark ettigimde ruyam ve ruyamin icindeki kiz coktan uzaklasmis, 20mp'lik bir fotografta en fazla 5-10 piksele sigacak kadar kuculmuslerdi. o anda aklima dahice bir sey geldi, uyuyup pesinden gitmeyi deneyebilirdim! daha once gandalf'la mordor'a turistik bir gezi duzenledigim ruyam ansizin annemin elektrik supurgesini calistirmasiyla bolundugunde kendimi tekrar ayni ruyaya dondurebildiysem, bunu simdi de yapabilmeliydim. fakat bir sorun vardi, o kadar odaklanmis ve ayikmistim ki tekrar uyuyamiyordum. kim bilir, belki de 14 saat uyudugum icin, hic uykum yoktu.


yataktan kalkip bir durum degerlendirmesi yapmaya karar verdim. ruyamda en azindan zombiden (daha da kotusu belki uruk hai'den) de olsa, derisi sert de olsa bir sevgilim vardi. onun gercek hayattaki karsiligi ise okumam gereken kitaplar, hazirlanmam gereken sinavlardi. utility maximization ve expenditure minimization gibi dual varliklardi sevgilim ve kitaplarim. ruyamda sevgilim cok sertti, "gercek" hayatimda ise sorumluluklarim oyleydi. simdi ne yapmaliydim? onumuzdeki hafta gerceklesecek sinava mi calismali, quiz'ine diger section'inda girmeyi planladigim hocaya mi mail atmali, yoksa o quiz'e mi calismaliydim? bu soruyu beynimin derinlerine itip bilgisayarimi actim ve maillerimi okumaya basladim. bir taraftan da hala sevgilimi dusunuyordum. sevgilili olmanin nasil bir duygu oldugunu yeniden hissetmek guzeldi ama sevgiliden ayrilmaya benzer bir duygunun onu takip etmesi hic hos olmamisti. hem, cok fazla soru isareti birakmisti bu durum aklimda. kimdi acaba o kiz? neden yuzunu hatirlayamiyordum? yoksa tanimadigim biri miydi? tanimadigim birini nasil ruyamda gorebilirim ki? insan beyni basli basina bir insani yaratabilir mi sirf basit bir ruyada yuzune dokunmam icin? iyi de ruya basit miydi? bir ruya basit olabilir mi? hem ruya nedir ki? peki gercek nedir? tamam anladim, bu sorulara kendimce verdigim cevaplari yazarsam hicbiriniz buradan sonrasini okumayacaksiniz. o yuzden simdilik bu konuya bir ara veriyorum.


bu animi burada bitirirken cektigim fotografta dikkatimi ceken bir ayrintiyi da siz degerli izleyenlerimle paylasayim. fotografa tiklayip buyutun, sonra tekrar tiklayip daha da buyutun. arka planda eti cicibebe kutusunun, bitmek uzere olan 2.5 litrelik bir coca cola sisesinin, ~0.5 litrelik bir starbucks termosunun ve bir knorr cabuk corba bardaginin yan yana durdugunu goreceksiniz. masanin ustundeki raftaki sticks bitter cikolatayi ve ona dogru hamle yapmis sporcu sirin'i de gozden kacirmayin bence. artik odami bir saat once tanidiginizdan daha iyi taniyorsunuz. mamafih, beni de bir saat once tanidiginizdan daha iyi taniyorsunuz. umarim yeni yuzumle veya "derin berk'le" tanistiginiza memnun olmussunuzdur.